20 Mayıs 2019 Pazartesi

Tımarhaneden Kaçış Planı




Sokaklara çıkın…
Mahalleri ve caddeleri gezin…
Gitmediğiniz bir yerlere gidin ve yüklerinizi bir yere bırakın.
Küçük çocuklarla konuşun,
Yaşlılarla hayatın anlamı üzerine sohbet edin, size anlatacakları çok şey olacaktır.
Parklarda gezin, sahile gidin, denizi izleyin,
Kuşların uçuşunu izleyin,
Kahvehanelere gidin batak atın emeklilerle, tavla da oynayabilirsiniz.
Herhangi bir şey yapabilirsiniz.
Yeter ki kalıpların ve bize çizdirilmiş sınırların aşılabildiğini fark edin.

Ve hatta en önemlisi de sınırlarını geçebildiği anda mutlu olur insan. İnsan mutluluğunun temeli hoşuna giden şey olmuş olduğu için değildir daha önce olmamış güzel şeyin başına gelmesidir. Elindeki telefonundan bütün gün emaillerini takip edip, sosyal medyada komik birkaç paylaşım izleyince, Starbucks’a gidip orta boy Americano içince farklı bir iş yapmış olmuyor. Oradaki insan kendi kafesinin içinde gezip durmaktan başka bir şey yapmıyordur. Bakın mesela home Office çalışanlar işlerin daha hızlı ve pratik olduğu için daha kolay olduğunu sanıyor ama yalnızlık limanına demir attığının farkında değillerdir. Ne var yani, ofise gidip iki tane insan görüp konuşunca eski zamanları mı yaşamış oluyorsun sadece ne oluyor biliyor musun yaşamla bağlantı kurmuş oluyorsun, e-postalarınla bağlantı kurmuyorsun.

Sokak sokak gezin…
Yoksul mahallerdeki evlerden anlayacağınız çok şey var.
Geçim sıkıntılarını, işsizliği ve çaresizliği görün.
İnsanların yüzlerine bakın, temas kurun hayatlarla.
Bozuk yolları, onarılmamış yerleri, döküntü parkları görün.
Kenar mahalle bakkallarında alışveriş yapın, ekmeğin kaç kuruş olduğunu bilin,
Kaçak kat çıkılan evleri, duvarlarda yırtılmış afişleri ve paslanmış elektrik direkleri…
Hatta yolunuzu şaşırın ki beyniniz şaşırsın!
Beyninizi şaşırttıkça kafatasınızın içindekinin et yığınından daha fazlası olduğunu fark edin.
Beyin, şaşırdıkça telaşa kapılır, telaşa kapıldıkça fark eder güzellikleri ve çirkinlikleri.

Hayatın tüm karmaşasında 1 gün içerisinde en az 30 dakika düşünebileceği kadar zaman ayırabilmeli insan. Evet! İşte tam da bundan bahsediyorum düşünebilmeye zaman ayırmalıdır. Düşünmek için zamanı yoksa çarkların arasında dönüp duruyordur zamanın. Nefes almak neyse aynı şey denir buna. Yoksa masaüstü bilgisayardan ne farkı kalır? Hiç. Yüksek binaların iç bunaltan beton dünyasından çıkıp doğayla yani özüyle kucaklaşabilmesi yani esas mesele. Şukadarcık şeyi bile yapamıyorsa yaşamıyor, çöptür, ölmüştür, toprak atılsındır. Çünkü yaşam itmektedir insanı kendi içine ve bile bile teslim olur, bile bile yaşarız bunları.

Şunu da unutmayın:
Dünya her zaman toz pembedir, dünya komedidir, her şey hızlıdır… diyenlere.
Kanmayın.

24 saat içerisinde komik videolarla uyutuluyoruz. Bilmek istemediğimiz şeyleri bilmek istediklerimizle biz görmeden değiş-tokuş eden lanet bir yüzyılın içerisindeyiz. Kim, nerede, ne yiyor ve ne içiyor bilgisini hızlıca ve kolayca bize servis ediyor yeni medya. Bu kadar kolaylığın arasında hayatı anlamlı kılacak şeylerin bilgisi daha kolay olsa insanlık hızlıca gelişim göstermez mi? Değişebilir. Peki neden bir tık ucumuzda gereksiz bilgiler ve eğlenceyle donatılmış durumda dört bir yanımız. Her gün yalan-yanlış, duyguları harekete geçiren, bir faydası olmayan şeylerle vakit kaybı yaşıyoruz. Mesela, Elon  Musk, dünya politikaları, yurt dışında ödül alan yetenekli sporcularımız, Nasa’dan space x’in falcon 9 roketinin fırlatılışının daveti alan Youtuber’ımız, işsizlik rakamları, eğitimli insan oranı vs. gibi konular neden gündemde olmuyor? Ve neden gündemde ne iş yaptığı bile hala belli olmayan birinin yanlış attığı videosu günlerce konuşulabiliyor?  Yaşadığımız toplum tımarhaneye dönmüşken ilerde nasıl insanlar olmamız bekleniyor olabilir? Bir ayna gibi sabahtan akşama kadar gereksiz ve lezzetsiz bilgilerle uyutulmaktan başka bir şey yoksa ne yaşanabilir?

Dünya her zaman gülünecek yer değildir ve her şey her zaman komik değildir. Komedi belli durumlarda geçerlidir. Komediyi anlamak için bile mizahı bilmek gerekir, bunu bile bilemiyorsak merak etmiyoruz demektir. Bakınız her şey eğlenceli değildir; gerçekleri görmek istemeyen insan toplulukları vardır. Gerçek objektiftir; çıplak, net ve bellidir. Uyutulan insanlar bir şeylerin farkında değildir. Zenginliğine zenginlik katmak isteyen servet sahipleri uyutulmuş insanları severler. Kütüphaneye gidip kitap karıştırsın, gerçek ve araştırılmış bilgileri kendi imkânlarıyla görsün istemezler. Kolay derler, ne gereği var, gül eğlen boş ver düşüncesini beyine kazıtırlar. Sonra basit olan şeyler hayatın olağan akışı gibi yaşatılır. Sonra otobüste, metrobüste, ders aralarında, parklarda, bahçelerde elinde telefon değil de kitap okuyan insan görünce garip bakışlar atarlar. Çünkü ruhu basitleşmiş insanların bünyesi kaldıramaz.

Bu yüzden derim ki,
Çıkın, bakın, sorgulayın.
Başkasının sunduğu şey her zaman  ‘doğru’ değildir.
Yanlışlık payı vardır.
Kendin bak, dene, gör, hisset.

Sokaklarda gerçekler vardır. Kuşların uçuşunda doğanın dengesi vardır. Yoksul mahallelerde de lüks semtin yüz katlı plazasında da gerçekler tüm çıplaklığıyla boy gösterir.  Çürümeye yüz tutmuş kitaplarda tahmin edemeyeceğin anlamlar. Eğlencesinde boşluk vardır içi boş şeylerin. Yalnızca havanın kokusunu fark edebilir hissedebilir gerçekten yaşayan.

Hisset güzel kardeşim!
Bunlar gerçek.

10 Mayıs 2019 Cuma

Yazmasa Deli Olacak Milyonlar

yazı dergiden alınmadır.

                                                      (Yazı istikamet dergisinden alınmıştır.)



Herkese merhaba,

İstikamet dergisine öncelikle bir yazıyla kapıdan içeri girmek gerek. Bir dergide yazmaya başlamak ise artık hangi istikametten gittiğini belli eder. A dergisi veya B dergisinde yazmak demek değil bu! Yani alan olarak, tür olarak, ortam olarak, belirlenmiş düşünce olarak…  artık istikametini seçmekten bahsediyorum.

Yazmak, sesini ve sözünü duyurmaktır. Düşüncelerini kaleme almak, okuyucularla paylaşmak, düşünce biçimine etki etmek insanoğlunun büyük nimetlerinden sanırım. Burada önemli olan nokta ise özgürce, rahatça insanlarla düşüncelerimizi paylaşabilmektir. Günümüz toplumunda bilirsiniz, bir yazı, bir hareket, bir eylem, bir duruş bir anda, saniyede milyonlarca kişi tarafından görünebiliyor. Yani işler bu kadar hızlıyken batmanız ve çıkmanız çok hızlıdır. Bunca hızın arasında nasıl fark edilmeli? Çünkü sayısı çok fazla aynılıklar dolu mecralar. Herkes sanki aynı şeyleri söylüyor, aynı şeyleri iletiyor. Fark edilmek için ne yapmalı? Bana kalırsa ‘kalite’ den ziyade öncelikle arı gibi çalışmak gerek. Öncelikle yazı alanında da olsa farklı bir alanda da olsa ‘emek’ ortaya koymak gerek. Milyonlarca izlenmek ise öncelikle bir yapı ortaya koymayı gerektirir. Yoksa sadece izleyen o milyonlardan olup kalırız.  Eğer milyonlardan sıyrılıp bir kişi olup sözümüzü sesimizi duyurabiliyorsak sahneye çıkabilmişiz demektir.

Yaşantımız devam ederken yön bulma arayışı içinde ilerleriz. Bir yolu bitirdin mi diğerini ararız, biterse bir diğerini. Yaşam tüm bu sorular ve meraklarla geçer. Sorular sormak hangi istikametten gitmemiz gerektiğini düşündürür. Hangi sorular, doğru sorular mı bizi gitmemiz gereken yola götürür bunu bilemeyiz, görecelidir. Kendimiz ise dünyanın başrolünde yaşarız. Sanki her şey bize göre tasarlanmış ve en doğrusunu bulmak zorundaymışız gibi yaşarız. Başrolde biz yani kendimiz varız. Biz, sürekli hangi istikametten hayatı şekillendirelim diye düşünürken yaşam şekillenmiş olur. Bazen seçtiğimiz istikametteki yolda ilerlerken bu uzun yol çukurlu ve engebeli olabilir bazen ise dümdüz sağlam bir yolda da ilerleyebiliriz. Buna yaşam denir ve yönlerimiz seçimlerimiz, seçimlerimiz ise bizi biz yapar.

İnsan var oldukça dünyaya sesini duyurmak ister. İnsanın düşünce dünyası kaynayan kazandır, susturulamazdır. Durdurulamazdır.  Kaynayan kazandan taşanlar sesli, yazılı olur. Kendimizi anlatma şeklimiz yazılı olarak ifade ediliyorsa artık hangi istikametten gideceğimizi seçmişiz demektir. Yazarlar iyi bilir yazmanın nasıl bir tutku olduğunu ve bırakılması güç bir ifade şekli olduğunu. Yazmanın tutkusu üzerine güzel bir örnekleme yapmak gerekirse direk Sait Faik’ ten alıntı yapabilirim;

“(…) Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

Gidin! Sorun yazarlara… Kaynayan kazandan akan sözler kalemle yolunu nasıl buluyor. Çünkü düşünce deryasıyla boğuşan yazar bunu okuyucularına aktarmak zorundadır. Yazmasa deli olacak nice insanlar var. Düşünceleri  beyaz temiz kağıdımıza da bilgisayarımızın beyaz yazı ekranlarına da akıttık, şekillendirdik. Şimdi iş, milyonlardan sıyrılıp birer düşünce gösterisi yapmaktadır. Çünkü yazmazsam deli olacağım!

Herkese tekrar merhaba..
Okuyan,
Okutan,
Okunan
Ve en önemlisi anlaşılan dünyaya

Koca bir merhaba…

25 Nisan 2019 Perşembe

Küçük Pencerenin Değerli Eski Yılları




Ne tuhaf…
Dolmuyor şu boşluklarımız.
Belki daha iyi dolabilecek ‘şey’leri aradığımız için,
Belki de artık aramaktan vazgeçtiğimizden dolayı böyle.
Aramıyor,
Sormuyor, sorgulamıyoruz.
Sonuç koca bir boşluk.

Belki bir gazetenin bulmaca sayfasında arıyoruz boş vakti, doldurmak için.
Belki boş vakti öldürmek için boşluyoruz tonca şeyi…
Artık kendi küçük penceremizden izliyoruz koca dünyayı, yani telefonlarımızdan. Belki bu yüzyıl yada gelecek yüzyıl koca bir yalnızlık denizidir. –Kim bilir?- 
Bize sunulan ya da bizim tercih ettiğimiz şeyler bunlar. Yalnızız. Ama küçük bir güneş ışığıyla da şu karanlık odamızın dolmasını istiyoruz. Küçük bir kesik gibi perdeleri örtük odamızı yarıp geçen küçük bir güneş ışığı olsun. Terk derdimiz sanki bu.

Belki geçen onca yıl ulaşılabilirlik daha yavaştı; iletişim, fotoğraf, oyun, film, iş vs…
Sanki tüm bunlara rağmen her şey daha kaliteli ve daha samimiydi. Yani ulaşılabilirliği daha az ve daha zor olduğu için kıymetli oluyordu.  Şarkılar daha kıymetli ve şarkıyı icra eden sanatçı, duayen, imparator, megastar oluyordu.  Zor ulaşılabilir olduğu için gençlerin odasında boy boy posterleri asılıyor, kasetleri koleksiyon yapılıyordu. Şimdiye dönüp bakınca şarkılara kolay ulaşılıyor, emek sarf edilmeden telefonda veya bilgisayarda dinlenip depolanabiliyor. Böyle olunca ‘kolay’laşıyor.  Mesela bu çok basit örneklerden biridir.  

Peki neden koca bir boşluktayız?

Konfor ve rahatlık evrenimiz yalnızlığımızı kendi kendine yaratıyor. Bir şey kolay olunca anlamsızlaşır, değersizleşir ve önemini yitirir. Ve daha önemlisi her şey çok hızlı…

Hızlı arabalar, hızlı erişim, hızlı ilişkiler, hızlı yiyecekler…

Sanki tonca işimiz varmış gibi hem hızlı hem kolaylaşan hayatımız. Gazete bulmacasını çözsek bile biri bunun çözümlerini ulaştırsa yalandan doğru cevaplarını yazmış gibi yapacağız.  Biz birer hızlı yarış atıyız ve koşmamızı isteyen ise büyük markalar ve paraya susamış patronlar. Daha iyisi, en iyisi ve en güncelini sattırmak ve takip etmemizi istiyorlar.

Sonuç olarak yine mutsuzuz.

Boşlukları anlamlarla değiştirmek için…

Yeni yüzyılın yüzsüz iletişimini kırmak gerek. Dikkat edin; bilet gişeleri yok gibi kartı koy parayı yatır.. bitti. Marketlerde iletişim kesildi; hızlı kasalar var ürünün barkodunu kendin geçir, nakit mi kart mı seç, öde ve çık. Sosyal medyayla sosyalliğimiz kırılıyor ve darmadağın oluyor. Halbuki sosyalleştiğimizi zannettiğimiz halde hiçbir şey yapmıyoruz. Oyun oynuyoruz, görüntülü görüşüyoruz, ses kaydı atıyoruz vs. ama bir araya gelip sosyalleşmiyoruz.  Yeni yüz yıl da bunu istiyor.

Koca bir boşluk denizi içerisindeyiz. En kötüsü de bunun farkındayız ama elimizden gelen bir şey yok. Bu böyle geldi ve böyle gidecek yıllar sonra bile. Kırılacak nokta ise eskinin erişilmesindeki zorluk ve değerlenmesi.  Naçizane düşüncem ise, ulaşamamak, erişememek, merak etmemiz. Böyle olunca insanoğlu merakın peşinde koşuyor. Telefona bakmayınca birbirimizin yüzüne bakıyoruz.

-Biri gelse de şu oyuncağımızı, şu yalnızlık aletimizi elimizden alsa.

8 Eylül 2018 Cumartesi

3. Havalimanının İsmi Ne Olmayacak Açıklıyorum



I. Dünya Savaşı’na katıldı ve sonra yaralanınca İstanbul’a dönerek Yeşilköy’deki Tayyare Mektebi’ne girerek pilot olarak mezun olmuştur.

1917 yılında Ruslardan ele geçirilen Nieuport uçağının bozulan pervanesini yenisini yaparak bir ilki gerçekleştirmiştir…

Kurtuluş savaşı sırasında uçakların kanatlarının onarımı için gerekli olan jelatin ve emait imalatını o başarmıştır..

Kurtuluş savaşında ilk ve son uçuşunu yapan da odur..

1917 yılında Kafkas cephesinde, ilk Türk hava zaferi onun sayesinde kazanılmıştır.

1924 yılında İzmir’de ilk Türk uçağını yapmıştır.

1930 yılında İstanbul’da, tarihimizdeki ilk sivil uçağı yapan da ondan başkası değildir…

Kimdir bu kahraman?
Tabi ki, ‘Vecihi Hürkuş’ tan başkası değildir.
Onun Türk Havacılık tarihinde sayısız ilkleri, sayısız başarıları vardır.

Şu da vadır;
28 Ocak 1925’de “VECİHİ K-VI”adını verdiği uçağını uçurur ancak ödül yerine onu ceza beklemektedir. Vecihi Hürkuş’un ödül beklerken ceza almasının nedeni, havacılıktan anlayan kimsenin bulunmamasıydı. İzin verecek merci olmadığı için, izinsiz havalanmış, bu yüzden de cezalandırılmıştır. Ödül yerine ceza (!)..

TOMTAŞ isimli fabrika bünyesinde Ankara-Kayseri uçuşlarını yapan ulaşım araçlarını üretti. Bu uçuşlar Türkiye’nin ilk hava yolları uçuşları sayılmaktadır.

İlk Türk Sivil Tayyare Mektebi'ni kurdu ve ikisi kız toplam on iki öğrenci ile 27 Eylül 1932'de eğitim ve öğretime başladı..

T.H.Y’nin elden çıkarttığı uçakları alıp onararak 1954 yılında Türkiye’nin ilk sivil hava yolu şirketi olan Hürkuş Hava Yolları’nı kurmuştur.

Ankara’da geçirdiği bir kaza sonucu komaya giren Vecihi Hürkuş 16 Temmuz 1969 yılında Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesi'nde hayata gözlerini yummuştur.

**
Şimdi tabi konuşuluyor filan…
İstanbul’da 3. Havalimanının 29 Ekim’de açılışı yapılacakmış ve uzun süredir ismi ne olacak, ne olacak diye soruluyor konuşuluyor…
Ben söylüyorum şimdiden, ‘3. Havalimanının ismi ne olmayacak?’ diyorum. Biraz ironik gibi geliyor ama yapılmayacak olanı söylüyorum.
Eminim ki, Türk Havacılık kahramanı Vecihi Hürkuş’un ismi verilmeyecek yeni havalimanına.
Çünkü değerlerimizi koruyup yaşatacağımız yerde unutturduğumuz için başka bir isim verilecek.
Çünkü bu zamana kadar havalimanıyla özdeşleşecek bir pilotumuzu unutturacağız, tarih sayfalarını karıştırırken ‘’aa böyle biri varmış!’ demek yerine neden 3. Havalimanına Vecihi Hürkuş pilotumuzun ismini vermeyelim ki, sorarım?

29 Ekim Cumhuriyetimizin Bayramın’da görüşmek üzere.

Henüz öğrenemediğimiz Vecihilerimizin ruhu şad olsun.

5 Eylül 2018 Çarşamba

Yaz Biterken




Yaz biterken.

Güneş gider, tanıştırır sert rüzgarlı, çok bulutlu bir sonbahar mevsimini. Günden güne izlenir hava durumu ve günden güne ortalama sıcaklık derecesinin düştüğünü izleriz. Kumsallarda ince bir yalnızlığın ıslığı çalınır, çöpler azalır, denizin dalgası çoğalır. Her yazın bitişi bir başka sonbaharın başlangıcına gebedir. Ve bir yaz biter.

Yaz biterken,
Daha az gezilir, daha az şenlik tadında olur pek çok mekan, cıvıltısını yitirir bazı yerler.  Şarkılar daha az hareketli olur, şöyle uzanıverirsin eskilere; kimi zaman kaset, kimi zaman plak, buğusunda yitirilir bunca zamanın öyküsü. Yaz biterken iş başlar, tatil biter. Yorgunluk, uykusuzluk, halsizlik bırakır bedenlerin örtüsüne. Ev ve iş arasında bir hat çizdirir yaz biterken ve otobüs yolculuklarında bir kitap olup dertleştirir sayfalar boyu. Kahve serum niyetine, hele bir de hastaysan daha kötüdür, peçeteleri tanıştırır sonbahar, daha kötüdür. Yaz biterken yeşil gider, mavi gider, yerine gri gelir, siyah gelir, erken biten gün gelir.. 

Biterken bir mevsim,
İnce bir hüzün sezdirir yüreklerde, akıllarda yaşatır önce soğuk gelmeden. Güneşe bakıp daha az hayal kurdurtur zaman. Düşüncelere dalmadan önce sıkı giyindim mi acaba, diye düşünürsün, değilse giyinir de gelirsin uzak bir tepenin ardına. Uzaklara dalmak için önce aklından birkaç dize geçirmelisin.  Orhan Veli gibi İstanbul’u dinleyebilirsin gözlerin kapalı ve sonra dizelere gidersin birkaç dakika;

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
                   
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Birşey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

Yahya Kemal dizelerini de unutmazsın, bilirim:

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,
 Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
 Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü'yada
 Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

***

Televizyonda anlamsızca gezerken boş diziler başlamıştır, hem tanıtımları yapılır haftalar önce ‘yeni sezondur’. Yeni çıkan filmler varsa ve hepsi de iyiyse,  iyi kitaplar raflarda, iyi sıcak içecekler de raflardaysa yaz bitmiştir. Yakınının yakınını evlilik sezonunu açıyorsa şık bir davetiyeyle.. Mağazalar dolup taşıyorsa yeni sezon alışverişleriyle..  sokaktan geçerken balkonlardan daha az okey taşı sesi duyuyorsan, çocuklar daha az varsa sokaklar da hakkaten bitmiştir yaz.

Yaz biterken.
Şezlonglar toplanır, şemsiyeler kapanır kumsallarda, çardaklar, bahçeler boşalır. Tıpkı bir sahnedir mevsim, biri biter diğer başlar. Serinlemek için açılan pencereler kapanır, kapılar kapanır, açık kalmış ne varsa kapanır. Yazlıklar kaldırılır sandıklara, hüzün tozu gelir üzerine onların, kışlıklar gelir.  Şehir dolduğu için trafik çoğalır, beklemeler artar, işten eve geç dönülür ve hele bir de İstanbul’daysan…. 

Yaz biter.

***

(Bu da benden olsun..)

Gece üşümeye başladıysan anla ki yaz bitmiştir.
Takvim Eylül’ü gösterdiyse bir de.
Karpuz çekirdeklerini göremiyorsan öyle yerde,
Okul zillerini duyuyorsan uzaktan
Ve bir de ince bir hırka istiyorsa omuzların.

Yaz bitmiştir.

Yavaş ve hüzünlü bir şarkı diline dolandıysa gündüz gece,
Çıkmıyorsa dilinin ucundan şu soğuk havalar,
Görüyorsan kalbin kadar boş kumsallar,
En az onun kadar hüzünlüdür boş havuzlar..
Tanıştıysan bir de sert rüzgarlarla
Anla ki

Yaz asıl şimdi bitmiştir.

6 Mayıs 2018 Pazar

Ayak Sesleri




Dostlar konuşurken gözlerim gözlerine, saçlarına, etrafı izleyişlerine takılır. Yılbaşıydı, içkiliydi, duman altıydı, gülüşmeler, şakalar eğlenceler vs.  her sene aynı şeydi. Biri gelir diğer giderdi, yıldı işte, hep böyleydi. Biri biterken ertesi sene sevindiğim yıla üzüleceğim ya boş ver dedim.  Grubumuzun hınzır delikanlısı yine çocukluk anılarını anlatır gülüşürüz. Bir kadeh daha doldururuz, biraz su, sonra koca bir buz küpü ‘lap’ diye ses çıkarırdı. Elim sigara paketine gider, bir dal alır, çakmağımı çakar bir tane daha yakardım ama bir farkla: Gözlerine bakarak yapmam lazım.

Fark ettim çok geçmeden sende beni izliyordun tam o an gözlerini kaçırdın ona baktın biliyorum. Her kadının yapacağı şeylerden biri tabi fark edildiğin an gözlerini kaçırmak. Güzeldi tabi. Bir de kadehleri tokuşturmak sana bakarak. Sana bakarak bir şiir okumak geldi içimden tam o an.
Cemal Süreya’dan geçti aklım;

‘’Ortaoyunumuzun dekoru bir kağıt mendil
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

“ve konsolun üstünde noksan bir gümüş kutu
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

“uzaklardaydın, oracıkta öbür kıtada,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

“ikinci bir parıltı var senin bakışlarında
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

“kehanet adlı kısacık bir şiir buldum
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

Ben seni uzaktan sevmek için sevdim o gece. Dokunma ya da seslenme ne fark eder ki. Bir yolda giderken duvar ile bölünmüş olduğunu düşün birbirimizi görmeden yürüyoruz  ama yürüyoruz işte en azından yürüdüğümüzü biliyoruz. Belki yolun bitiminde tekrar birbirimizi görürüz, bilemem ki, her şey biraz da kısmet değil mi? Bildiğim tek şey var: ''Ayak seslerin''' 

Eve geldim bir ara. Yorgundum, dinlendirsen ne iyi olurdu ya da boş ver  hiç uğraşma konuşmak da yorardı seninle. Sesindeki tınıda canlandırıcı etki vardı, hayatımda ise yakıcı bir etkin vardı. Şiirler geçti aklımdan şiirler vardı adresini bulmayan. Şimdi burada olsan ne güzel şiirler okurdum sana bir kahve hazırlayıp. Pencereden yağmurun sesini dinleyip gecenin karanlığına uyuturduk düşünceleri.
Keşke derdim, ne güzel bir çaresizlik kelimesi değil mi?  Bir de… ‘’Yapacak bir şey yok’’ sözün…

Uyandıktan sonra müziği açtım sonra, Zeki’den çalıyordu, okşuyordu yorgun düşüncelerimi, hatta karşımdaki sandalyeye oturup nasihat veriyordu, sarılıyordu, düşünebiliyor musun bunu sadece bir şarkı yapıyordu. İnsanın insana yetmediği zamanda şarkı yetebiliyor bazen.

‘’Elbet bir gün buluşacağız,
Bu böyle yarım kalmayacak
İkimizin de saçları ak,
Öyle durup bakışacağız…

Belki bir deniz kenarında,
El ele mâziyi konuşacağız..
Benim içimde yanan ateş var,
Sevgilim, ne zaman buluşacağız..

Belki bir gemi güvertesinde,
Sen beni unutmuş için kupkuru..
Benim gönlümde hâlâ o arzu’’’

 Durup şöyle baktım fotoğraflara, tek tek karıştırdım, yıllara gittim anlara, zamanlara böldüm kendimi, o anlara geri döndüm ve artık gidemediğimi fark ettim yorgundum çünkü hayır normal yorgunluktan bahsetmiyorum, sahici bir yorgunluktu. Belleğim hala taze, kelimelerden dökülecek anlamlar çok değerliydi adreslerini bulması gerekirdi atış talimi gibi belki yada bir kuşun posta güvercini gibi haber taşıması gibiydi adresleri bulması gerekirdi sözlerin bulsun.

’O, ben miyim?’’ ya da ‘’Onu bana mı yazdın?’’ dediklerinin hepsini sormana gerek yoktu, çünkü zaten tarif etmiyor yaşıyorduk. –mış gibi değil direk içinden. Sahte değil gerçek. Bir sigara daha yaktıracak anıların olduğunu biliyordum, olsun yeniden dinliyordum, yeni bir şarkı daha çalıyordu, uykum gelince omzuna düşen saçlarını izlemek güzel oluyordu. Bir otobüs yolculuğunda başını omzuma yaslaman, bankta oturup denizi seyrederken başını omzuma yaslaman, film izlerken başını omzuma yaslaman… bir tane daha yakardım şimdi.

Dedim ya, bir yolda yürüyoruz, duvar var aramızda ve birbirimizi görmeden yürüyoruz. Yol bitimi ortak noktada kesişir mi inan bunu hiç bilmiyorum ama aynı anda yürürken duyup da inandığım tek şey var: ‘’Ayak seslerin’’.

Olsun.

Sen yürümeye devam et.
Yürü, devam et.
Devam et.

17 Mart 2018 Cumartesi

Pencere Neden Açık?




Pazar’ın bitişi ve ardından gelen Pazartesi, biriktirilenlerin harcanması,  şekerli sakızın tadının kaçması, filmin son sahnesi, bardakta kalan son yudum, cüzdanda kalan son para, tabaktaki son lokma, kitabın son sayfası, yazdan sonra sonbaharın gelişi, günün son otobüs seferi, son çalınan şarkı, kapanış konuşması, kapıyı kilitleyip çıkma, telefonun şarjının en önemli anda bitmesi, hafızanın dolması, sıranın sonunda bekleyip sıra tam sana gelince biletlerin bitmiş olması, sözün bittiği yer, sözünün kesildiği yer, noktanın konması gereken yer, zamanın gelince gidişin anlaşılması, üç noktanın kasveti, boşluğu dolduramamak, ağlamayı gizleyememek, yenilerin eskimesi, eskiyenin zamanını doldurduğunu anlaşılmış olması, anlamak istememek, yanlış anlaşılma isteği, yüklemi olmadan yaşanması bunca zaman, seslenip de duyulmamak, şakanın anlaşılmaması, yersiz küfür, asfalta yapışan sakızlar, duraklarda yeni sönmüş izmaritler, egzoz kokusuna karışan bekleyişler, eski sevgilinin hatırasıyla ansızın karşılaşmak, rüzgarsız havada bir uçurtma, naktin çıkmaması, yanlış girilen parola, zannetmek, güvenip yanılmak, vurdumduymazlık, sevdiğin şarkıcının müziğe vedası, limanın yıkılışı, geciken vapur seferi, aslında hiçbir yol gitmemek sonra beklemek… beklemek… beklemek bir de.
Ve…

-        -   Mutluluk


--
-
Tek bir söz çözer, mutluluk! Koca bir orduya eline taşı sapanı alıp korkusuzca koşmak gibidir. Koca bir savaşta kılıçsız, kalkansız kalmak gibidir mutluluk için neden bulamamak. Mutluluk için nedeniniz varsa onu asla bırakmayın, gerçek nokta burada aslında. Neyse o, yolunuza varmasını sağlayan, her neyse, onu bırakma arkadaşım. Sen neysen ya da neyse o seni sen yapan, onunla ol!
İşte bu yüzden Pencerem’i açık tutmalıyım. Penceremden burda, pencerem açıktır, penceremden yorumlar, görür, duyar, dinler, üzülür, şaşırır, seslenir, güldürür, anlar, anlatır, konuşur, bilir….
Pencerem’den her zaman olduğu gibi burada ve daima olacak.
Pencere açıktır, evin içinde birisinin olduğunu anlatır pencerenin açık olması.
Hava güzeldir yada içerisi havasızdır odanın penceresi açılmıştır yada her neyse.

Var bir nedeni.

Ve ayrıca

Umutsuz kelimeler, anlar, duygular hayatta her zaman olabilir ama bunlardan çıkmak için bir nedenin yoksa, silahın kılıcın atın kalkanın yoksa işte o zaman yenilmişsindir.  Mutluluk için bir neden bulmak gerek! Bir neden, bir istek, bir amaç, bir şey… 

Pencerem burada!

Pencereler açık!

25 Kasım 2017 Cumartesi

Yıl Gerçekten Bitti mi?




Bir yılı daha geride bırakıyoruz. Yılın bittiğini son rakamın 7’nin 8’le yer değiştirmesinden değil de yıl sonu hesaplamaların yapılmasından hissediyorum. Neticede her zaman öyle olmuyor muydu? Rakamlar istediği kadar yer değiştirsin, büyüdüğümü de olgunlaştığımda hissediyorum her zaman. Yaş olmuş 18,19,20,21… ne kattığıyla ilgili geçip geçmemesi. Yıl olarak 17’den 18’e atlıyoruz diyelim. Ne değişecek ki?  Mesela eğitimi sistemi daha iyi olacak mı ülkede? Hadi biri bana bunun cevabını versin! İşsizlik, kadın cinayeti, ekonomi vs. düzelecek mi? Bilemiyorum. Yılın geçmesi gerçekten önemli mi?

Önceki yıllarda yazdığım yılbaşıyla ilgili bir yazıda ‘’ Gelirken sevinçle karşıladığımız zamanı giderken adını bile anmıyoruz.’’  demiştim. Yine aynısının olacağından hiç şüphem yok. Televizyon ekranlarında sazlı-sözlü eğlenceler olacak, Taksim meydanında kutlama olacak mı olmayacak mı sorunsalı yaşanacak yine, yeni yıla giren ilk ülkeyi merak edeceğiz, yeni yılın ilk bebeğini tanıyacağız, içki-meze çeşitlerini düşüneceğiz, yemekler yenecek, inceden bir kutlama telaşı yaşanacak. Birileri ise hiç kutlamayacak sıradan bir gün diyecek. Birileri yeni bir yıldan yine umutlarla bahsedecek. Yeni yılın barış, huzur, mutluluk getirmesini dileyecek ümitli bir şekilde. Yeni yıl yeni zamlarını getirecek, hüzünlü bir tanışma yaşanacak yeni fiyatlarla. ‘’Nerden çıktı lan bu şimdi?’’ homurdanmalarına karışacak ve bir dal sigara daha yakılacak…  Yeni yıl gelecek, gelecek bir yenisi daha…

Televizyon dizisi düşünün, düşündünüz mü? Evet… İşte  dizinin yeni bölümüne geçmek gibidir yeni yıla girmek. Dizinin konusunu, türünü, karakterlerini, temasını, olaylarını vs. siz gayet yakından biliyorsunuz zaten. Yeni bir yıla geçince yeni bölümünü izlemiş oluyorsunuz. Yeni bir yıla geçince de kaldığımız yerden devam etmiyor muyuz? Aynısı işte.  Dizi kimine göre Avrupa Yakası gibi geçiyor, kimisine göre Yaprak Dökümü gibi…

****

Bu yılın bitişini yıl sonu değerlendirmelerinde, kapanış raporlarında, neler olmuştu da görüyorum. Şu ay şu olmuştu deyince bellek geriye doğru gidiyor. Ama merak etmeyelim sayıda değişimler her zaman olur. Sayıların değişmesinden ziyade yaşantıların değişmesiyle yeni yıl gelir. Ve o zaman kutlamaya da gerek kalmaz çünkü zaten gelmiştir. Sonra da düşünmek gerekilir, neler geldi neler gitti? Önce kafada bir bilanço hesabı yapılır kabaca. Eksiler çoğaldıkça zararla, artılar çok varsa karla kapatmış oluyoruz. Ve her sabah rakamların değişeceğini biliyoruz. İsterse çok kötü olsun şartlar. ‘’Bizi de üzdüler ama sabah gelip dükkanı açtık’’ diyecek iç ses.  Mutlu da olsak, üzülsek de sayılar da değişecek, yaşantılar da… Yıl gelecek de gidecek de…


2016 kötü geçmiş olsa da 2017’ye umutla karşıladıysak…
Senin de başın kel değil 2018… seni de umutla karşılarız yine de…


Gel bakalım J

Gözüm üstünde haberin olsun!